Karanlığın Kıyılarında

15 asır önce, Hint topraklarında hüküm süren genç mihrace Belhet, bir biri ardınca savaşlar kazanıyor, şanına şan katıp, iktidar tacını parlatıyordu. Öylesine hızlı büyüyordu ki, zaferleri yalnız rakiplerinin değil, genç mihracenin de başını döndürüyordu.

Tecessüsün doruklarda olduğu bir yaşta bulunmanın verdiği tecrübesizlikle, zaferlerinden söz ederken yalnızca “ben” diyor; savaşlarda hayatlarını kaybeden ya da yaralanan binlerce askere karşı göstermesi gereken vefa borcunu unutuyordu. Bu durum askerde derin bir hoşnutsuzluğa, halkta infiale yol açıyordu.

Vezir Brahman Sısa “eşref saati” olduğunu sandığı bir zamanda huzura çıkıp “Mihracem, siz iyi bir lidersiniz ama hiçbir savaş askersiz kazanılamaz. Zaferlerinizden söz ederken, onları da hatırlayın. Hatırlayın ki unutulmayasınız” dedi.
Belhet’in, bilge vezire cevabı müstebitçe oldu:
“Atın bunu zindana!”
Ve atıldı.
Beyin, kafatası hapsinde düşünür. Sısa’da öyle yaptı. Belhet’in karanlığında düşündü. Hayatta mat olmamak için aklını şaha kaldırdı ve satrancı buldu.
Zindanın kalın duvarlarını aşarak ülkeye yayılan satranç, yıllar sonra saraya girdi. Belhet’i de tesirine aldı. Asırlar sonra Avrupa’da, kilisenin kapısından kovulup, bacasından girecek olan ve 2005–2006 eğitim yılında Milli Eğitimin müfredatına ders olarak konan, karşılıklı ikinci hamleden sonra 400, karşılıklı beşinci hamleden sonra 288 milyar kombinezon oluşturulabilen satranç, Mihrace’yi derinden sarstı. Satrancı icat edenin bulunarak huzuruna getirilmesini istedi.
Brahman Sısa’yı karşısında gördüğünde ise şaşkınlığını gizleyemedi:
“Seni unutmuştum. Dile benden ne dilersen”
Artık iyice yaşlanmış ve dünyadan elini eteğini çekmiş olan Sısa, Mihrace’ye son bir ders vermek istedi:
“Efendim, satranç tahtamın birinci karesine bir pirinç koyun, sonrakilere sırasıyla 2, 4, 8, 16, şeklinde, bir öncekinin iki katını koyarak satranç tahtamın 64 karesini pirinçle doldurun” dedi.
Belhet isteneni küçümsedi:
“İstediğin, yaptığını bozdu”
Neyse ki mihracenin imdadına maliye bakanı yetişti.
“Aman yapmayın Mihracem, dünyanın bütün pirinç depoları bir araya gelse, bu isteği karşılayamaz.”
Mihrace rakamlara göz attığında Sısa’nın zekâsı karşısında dehşetle irkildi:
“İstediğin, yaptığından daha acayip” dedi ve Sısa’yı serbest bıraktı.

Sısa, bir akıl oyunuyla kurtulsa da, ilk örneğine MÖ 17. yüzyılda Mısır’da, Hz. Yusuf’un bir iftira yüzünden on iki yıl kaldığı yer olarak rastlanan zindanın karanlığı, doğudan yükselen güneşin reform ve rönesans yamaçlarını aydınlatacağı vakte kadar sürdü.
Güzelliğinin perdesinde tüm sırları saklayan ve dışarıya ışıklar saçan Themis’in, gözleri bağlı biçimde, elinde kılıcı ve terazisi ile insanlara mutlu ve mutsuz yaşama paylarını dağıttığına inanılan mitolojiler diyarında da karanlığın tonu, orta çağ boyunca piramitler ülkesinden pek farklı değildi.
Birey için, golf sahasındaki küçük top gibi, otorite sopasından yediği darbeyle yuvarlandığı ve genellikle çürümeye terk edildiği çukur olan zindanın, hürriyeti bağlayıcı ceza olarak, tahliye tarihi belli olan bir cezaevine dönüşmesi için kalvinizmin doğması gerekecekti.
Çürüme ya da nihai kararı bekleme mahalli olan zindan konusundaki ezber, 16.yüzyılda deniz seviyesinin altındaki topraklarda (The Netherlands) bozuldu. Kadın cezaevi, Amsterdam Spinnhaus’da yazılı “Korkma! Kötülüğe karşılık vermeyeceğim, aksine iyiye zorlayacağım. Ellerim serttir. Hissiyatım sevgi doludur” anlayışı, modern cezaevi sürecinde, taşın suda oluşturduğu ilk halka oldu.
Kuvvet mıknatıstır çeker, akıl da öyle… Hollanda’da zuhur eden bu rasyonel yaklaşım, satrancı “bilgeliğin ölçüsü” diye tanımlayan Goethe’nin ülkesinde hemen yankısını buldu. Almanya’da birbiri ardınca yeni cezaevleri kuruldu.
Bu olumlu hava dalgası yayılma eğilimi göstermişken, kum saati tersine döndü. Ardı arkası kesilmeyen savaşlar, yaygın fakirlik, harpler sebebiyle başıboş kalan insanların işlediği suçlar, kıtalar arası göçler, ülkelerde meydana gelen sosyal ve siyasal çalkantılar, merkantilistlerin -ucuz iş gücü olarak gördükleri- mahkûmlar karşısında kabaran iştahı, Hollanda dışındaki Avrupa ülkelerinde cezaevi şartlarını 19. asrın başlarına kadar olumsuz şekilde ve ağır biçimde etkiledi.
Bütün bu yaşananlar, zindan sözündeki o süngersi emicilikle, romancıların kaleminden bengisu içti.
Çok zaman sonra aynı adla sinemaya da aktarılan, Alexandre Dumas’ın 1845’de yazdığı, Monte Kristo Kontu romanında, aklın sembolü satrançla, çürümenin sembolü İf şatosu bir araya geldi. Sadece bilge kişinin adı Sısa yerine, Faria olmuştu bu kez. Tabii golfun ustası, aristokratlar da unutulmamıştı o romanda.
Ekmek hırsızlığı suçundan on dokuz yıl hapis yatan Jan Valjan’ın hayatının anlatıldığı Sefiller romanı yayınlandığında Sen nehri, bir vaftiz havuzuna dönüşmüştü Fransa’da.
Tam bu sırada Osmanlı Devleti de, Tanzimat ve Islahat Fermanlarıyla birlikte, kurumsal anlamda hürriyeti bağlayıcı cezayla tanıştı.1622’deki talihsiz vakayla özdeşleşen Yedikule’ye, 20.asrın başında “Bekir Ağa Bölüğü” namıyla maruf Beyazıt Tevkifhanesi eklendi.
Geçtiğimiz yüzyılda, bütün gelişmiş ülkelerde olduğu gibi, Türkiye’de de yaptırımların omurgasını hapis cezaları oluşturdu. İnsanlığın müşterek tecrübelerinden beslenerek şekillenen infaz kurumları, suçluyu yok etmek düşüncesinden vazgeçti. Suçluyu toplumdan tasfiye yerine, toplumdan suçu arındırmayı hedefleyen bir konsept gelişti.
Mahkûmu, ıslah ve iyileştirilmede (rehabilitasyon) ilk adım, onun obje değil de, süje olarak kabul edilmesiydi. Modern cezaevi vizyon olarak, mahkûmun kaçamayacağı “kodes” olmaktan çıkıp; onun güvenli ve vasıflı bir şekilde barınacağı, sağlıklı yaşacağı, hastalandığında tedavi olabileceği, eğitimini sürdürebileceği, meslek edinebileceği ve yeniden sosyal hayata hazırlanacağı ceza infaz kurumlarına dönüştü. Islah ve iyileştirmeyi temin için çeşitli iş kolları yanında, uzman kişilerin istihdam edildiği psiko-sosyal servisler kuruldu. Meslek edindirme kursları, eğlence programları, yarışmalar cezaevlerinin rutini haline geldi.
Yakın geçmişte koğuş sisteminden, oda sistemine geçişle başlayan kalite hareketi, terör ve çete batağına saplanmış kenar kültürün çocuklarını, merkezin tahammül edilebilir bir eksenine oturtabilme çabasının ürünü olan, F Tipi Ceza İnfaz Kurumlarıyla ivme kazandı.
Cezaevlerinde, tekli yönetim anlayışından vazgeçildi. Globalleşmeye endeksli, uluslar arası gözlem heyetlerinin ve cezaevi izleme kurullarının ziyaretlerine açık, idari kararları mutat şekilde yargı denetimden geçen, sivil toplum örgütlerinin dikkatini ve basının projektörlerini sürekli üzerine tuttuğu kurumlar olarak taşındı günümüze.
Rafine bir tercihle cezaevi bütün unsurlarıyla yenilenirken, şiirlerin, türkülerin dilinde eski günlerine hep takılı kaldı. , zindan, pranga, kelepçe, zincir, demir parmaklık, gardiyan, bu mekânın beylik sözleri oldu daima.
Kimi içerden, “beni uzaklarda arama anne” diye seslendi; kimi dışarıda, sevgiliyi cezaevine benzeterek “ben sende tutuklu kaldım” dedi.
“İşin asıl kötüsü, bilerek bilmeyerek, hapishaneyi insanın kendi içine taşımasıdır” diyen Nazım Hikmet de geçti hapisten; “Elimde kelepçe, boynumda zincir / Zincir sallandıkça her yanım incir” diyen Kerkük türküsü de…
Yafta, malta, maruzat, zindan gibi cezaevi jargonunu kullanarak yazdığı şiirde; “Yeryüzü boşaldı, kalan biz miyiz? / Güneşe göç var da, habersiz miyiz? ” diye üst üste sorular soran Necip Fazıl, kaldığı koğuşu tarif ederken “Garip pencerecik, küçük, daracık; / Dünyaya kapalı, Allah’a açık” beytiyle farklı bir yorumun da penceresini açtı hapisten.

Simdi; anıları kekremsi bir tat veren karanlığın larında gezerken, cezaevi olmayan bir toplum düşüyle bitirmek isterdim bu yazıyı.
Ama bu imkânsız.
Bari Sısa’nın gözde öğrencisi Kasparov’u, bilgisayar başında pes ettiren kolektif aklın, suçu ve suçluyu en aza indirmesini dileyelim.

Mehmet Taştan

Etiketler: ,

1/102/103/104/105/106/107/108/109/1010/10 (2 kere oylanmış, Ortalama: 5.5/10)

Random Posts

Yorum Yapın